Jump to content
  • Sky
  • Blueberry
  • Slate
  • Blackcurrant
  • Watermelon
  • Strawberry
  • Orange
  • Banana
  • Apple
  • Emerald
  • Chocolate
  • Charcoal

pozitrone

Administrators
  • İçerik sayısı

    17
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Nötr

pozitrone Hakkında

  • Derece
    Üye
  • Doğum Günü 07-09-1989

Kişisel Bilgiler

  • Meslek
    Bilgisayar Mühendisi
  • Şehir
    Eskişehir
  1. Diriliş "Ertuğrul"

    Diriliş "Ertuğrul" dizisini bu başlık altında konuşuyoruz. Tamamen tarihe uygun olmasada, senaryo gereği farklı olaylar eklenerek izletilen tarihi dizidir.
  2. Osmanlı Devleti'nde Siyasal ve Toplumsal Yapı nasıldı? Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Üzerine yapılan çalışmaların neredeyse tümü Osmanlı Devleti'nin son 150 yıllık modernleşme serüvenine değinerek işe başlar. Bu yöntem bir devamlılığı ortaya koymakla birlikte, 1923'te Cumhuriyet'in ilanı ilanı ile yeni Türk devletinin kurulması ve yaşanan kökten dönüşümün niteliklerini de ortaya çıkarması açısından anlamlıdır. 18. ve 19. yüzyıllarda yaşanan toprak kayıplarını bir türlü durduramayan Osmanlı Devleti yöneticilerinin mevcut sistemi modernize etmek amacıyla bir takım reformlara giriştiği bilinen bir gerçektir. Ancak klasik dönem Osmanlı Düzeni'nin ne olduğunu ve bu rejimin işlevini nasıl yitirdiğini doğru değerlendirmeden, Osmanlı'nın modernleşme dinamiklerini ve Türk Devrimi'nin gerçek niteliğini kavramak bir hayli güçtür. Bu nedenle, öncelikle bozulan klasik dönem Osmanlı sosyo-ekonomik düzeninin unsurlarına kısaca değinmekte, bu bozulmanın iç ve dış nedenleri üzerine bazı açıklamalar yapmakta yarar vardır. Osmanlı Devleti'nde siyasal ve toplumsal yapı 15. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte merkezi bir imparatorluğa dönüşen Osmanlı Devleti'nin başında, tek ve mutlak egemen olan Padişah bulunmaktaydı. 1450 ve 1550 yılları arasını kapsayan klasik Osmanlı devlet ve toplum düzeninde ayrıcalıklı konumda olan sadece Padişah ve onun mensup olduğu hanedandır. Padişah bu dönemde toplum üzerindeki denetimini sürekli arttırırken, bunu tek başına yapmamış, kendisine yardımcı olacak bir yönetici sınıf da oluşturmuştur. Padişahın toplum ve ekonomi üzerindeki denetimini arttırdığı bu dönemde Klasik Osmanlı Toplum Düzeni adı verilen yapı da şekillenmiş ve 17. yüzyılın sonlarına kadar siyasal ve askeri bir güç olarak zirvede kalmayı başarmıştır. Osmanlı Devleti rejimi, siyasal anlayış ve kurumlar açısından ele alındığında selefleri olan Selçuklu, İlhanlı, İran ve Bizans gibi devletlerden etkilendiği hemen dikkati çekmektedir. Osmanlı rejiminin açıklamasında din olgusundan çok gelenek olgusu üzerinde duran Berkes'in tespitine göre; Osmanlı rejiminin 3 önemli ilkesi vardır. Bunlar; geleneksellik, kanun-i kadim ve patrimonyalizmdir*. Batı'dan siyasal gelenek ve sosyo-ekonomik yapı yönüyle farklı bir niteliğe sahip olan Osmanlı'da devlet, yeni fethedilen bölgelerin halklarını, Müslüman olsun yada olmasın, askeri sınıf(yönetenler) ve reaya(yönetilenler) şeklinde ikiye ayırmıştır. *Patrimonyalizm: Tanrının dünya düzenini kurmakla kalmayarak, bu düzeni yürütmek üzere padişahı seçerek onu yeryüzündeki gölgesi, vekili, halifesi olarak seçmesi ve görevlendirmesidir. Kaynak : Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağı. Osmanlı Tarihi
  3. Fransız Devrimi'nden sonra Avrupa'da neler yaşandı ve Fransız Devrimi'nden sonra Osmanlı Devleti. Fransız Devrimi'nin Osmanlı Devleti'ne etkileri neler? Fransız Devrimi, bir anda patlak vermemiştir. 15. yüzyıldan itibaren çeşitli alanlarda meydana gelen gelişmeler (coğrafi keşifler, Rönesans, reform vb.) Batı toplumunda bir takım yapısal dönüşümlerin yaşanmasına neden olmuş ve sonrasında yaşanan Aydınlanma Dönemi, Fransız Devrimi açısından bir düşünsel evreyi başlatmıştır. Devrimin gerçekleşmesinde Avrupa aydınlanmasının yanısıra, Fransız siyasal ve toplumsal yapınında büyük etkisi olmuştur. Fransa'daki siyasal istikrarsızlıklar ve mutlak yönetimin varlığı; toplumda adaletsiz bir sınıflaşmanın bulunması; diğer yandan burjuvazinin ekonomik olarak güçlenmesine karşın siyasal ve sosyal açıdan etkin olamaması; bütün bunlara bağlı olarak da toplumun geniş kesimleri ağır vergiler altında ezilmesi ve gelir dağılımında ciddi adaletsizliklerin bulunması Fransız devrimini tetikleyen nedenler olarak ön plana çıkmıştır. 1799 Fransız devrimi, soyluların ve kilisenin ayrıcalıkların kaldırılmasında hem göreceli bir eşitlik anlayışının yerleşmesinde hem de laik düşüncenin gelişmesinde etkili olmuştur. Ayrıca ulusların kendi benliklerini bulmaları ve sonunda ulusal bilincin gelişmesiyle, ulusçuluk akımı Avrupa'da etkili hale gelmiş ve ulusal devletler çağı başlamıştır. Kısacası eşitlik, özgürlük, adalet, halk yönetimi, demokrasi, ulusçuluk ve laiklik gibi kavramlar Fransız devriminin dünyaya bir armağanı olarak belirmiştir. Fransız devrimi tüm dünyada olduğu gibi Osmanlı Devleti'nde de yankı bulmuştur. Özellikle devrim sonrasında demokrasi, anayasacılık ve insan hakları gibi kavramların etkisinde kalan Osmanlı aydınları, mutlakıyet yönetimine karşı örgütlenmişler ve anayasalı bir rejim için mücadeleye başlamışlardır. Osmanlı Devleti'nde daha önce pek tartışılmayan hukuk devleti, yargı güvenliği, eşitlik, can, mal ve ırz güvenliği gibi kavramlar aydınlar arasında taraftar bulmaya başlamıştır. Berberinde getirdiği ulus, ulusçuluk, ulusal özgürlük, ulus egemenliği ve cumhuriyetçilik gibi fikirlerle monarşileri sarsan Fransız Devrimi, çok uluslu imparatorlukların dağılma sürecini hızlandırmıştır. Ulusçuluk akımının güç kazandığı süreçten Osmanlı Devleti de olumsuz etkilenmiş ve bünyesindeki Müslüman olmayan unsurlar, Avrupalı devletlerin de destekleriyle yönetime karşı ayaklanmışlar, bu ayaklanmalar sonucunda da Balkanlar'da yeni devletler kurulmuştur. Özetle Fransız Devrimi ve sonuçları, Osmanlı modernleşmesini olumlu yönde etkilerken, toprak bütünlüğü, çok uluslu, çok kültürlü ve çok dinli yapısından kaynaklı bir tehdit kaynağı olmuştur. Belki de bu yüzden Osmanlı modernleşmesi ile çöküş ve dağılma süreci birbirine paralel gelişmiştir. Kaynak : Wikipedia
  4. Uğur Mumcu - Cumhuriyet / 31 Temmuz 1992

    "Kimse kimseyi aldatmasın; Batı desteği ve koruması altındaki "Kürt devleti", açıkça bir "Sevr modeli"dir."
  5. Yıkılan Ertuğrul Gazi Türbesi

    Yunan'ın yıktığı Ertuğrul Gazi türbesini kurtarıp, tamir ettiren Atatürk'tü.
  6. Kitap Alıntıları Bölümü Hakkında

    Kitap alıntıları bölümünde okuduğunuz tarihi kitapların aklınızda kalan kısımları, hoşunuza giden bölümleri veya altını çizdiğiniz kısımları bizimle paylaşabilirsiniz. Kurallar şu şekildedir: Kitap ismi ile konu açılarak alıntılar paylaşabilirsiniz. Aynı kitaba ait 2. bir başlık açmayınız. O başlık altında tüm üyeler alıntılarını paylaşmalıdır. Paylaştığınız kitaplar tarih konulu olmalıdır.
  7. Eski Türkiye

    "Önce buğdayı bile dışarıdan alırdık. Şimdi ipekliyi bile memlekette yapıyoruz." Yıl 1930 ve Eski Türkiye..
  8. Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a 9.Ordu Müfettişi olarak gidişi Mustafa Kemal Atatürk'ün, 19 Mayıs 1919'da 9.Ordu Müfettişi olarak Samsun'a çıkması; Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcı olarak da kabul edilmektedir.Rum çeteleri ile Türk halkı arasında olan çatışmaların sonlandırılması için Osmanlı Hükümeti, Mustafa Kemal Atatürk'ü 9. Ordu Müfettişi olarak görevlendirdi. Bunun üzerinde Atatürk, Bandırma Vapuru ile görev bölgesine ulaşmış ve 1 hafta Mantıka Palas'ta kalmıştır.Atatürk bu bölgede meydana gelen çatışmaları araştırmış ve işgalcilere karşı bizzat Türk Direnişinin başlamasında etkin rol oynamıştır. Atatürk'ün Heyet ile Samsun'a Hareketi 15 Mayıs'taki görüşmelerden sonra kendisi için hazırlanan ve Bandırma Vapuru'nun kaptanı İsmail Hakkı Bey'den yolculuk hakkında bilgi almış, ertesi gün öğleden sonra yolculuk edeceklerini bildirmiştir. Yolculuk günü vapur Sirkeci Garı açıklarında İngilizler tarafından denetlenip kontrole tabi tutulmuş ancak Atatürk, Beşiktaş iskelesinden bir motorla Kız Kulesi civarlarında vapura binmiştir. Vapur hareket etmeden önce Rauf Bey Atatürk'e; Vapurun işgal kuvvetlerine ait bir torpido ile takip edilip batırılacağı haberini aldığını söylemiş ancak Atatürk yolculuğun planlandığı gibi devam edileceğini belirtmiştir. Vapur Atatürk ve 18 Asker ile 16 Mayıs tarihinde öğle saatlerinde İstanbul'dan Samsun'a hareket etmiştir. Rauf Bey'in söylediği gemi Bandırma Vapuru'nu takibe başlamış ancak Karadeniz'e açıldıktan sonra fırtınalı havada izi kaybetmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, geminin kaptanı İsmail Hakkı Bey'e karaya yakın rota izlemesini ve işgal gemilerinin saldırısı halinde gemiyi karaya oturtmasını emretmiştir. Fırtınalı bir havada devam yolculuk sonunda 17 Mayıs günü gecesi saat 23:00 civarında İnebolu Limanı'na girmiş 18 Mayıs öğle saatlerinde ise Sinop Limanı'na yanaşmıştır. Üsteğmen Hikmet Bey kıyıya çıkmış, Samsun Tümen Komutanlığı'na yolda olduklarını telsiz ile bildirmiştir. Bu telgraftan 1 gün sonra 19 Mayıs 1919'da Samsun'a varmıştır. Atatürk'ün Samsun'a çıkışı ile ilgili Vatanım Sensin dizisindeki kısa bölüm; Atatürk ile birlikte Samsun'a çıkan askerler: Kurmay Albay Kazım Bey — Müfettişlik kurmay başkanı Kurmay Albay Mehmet Arif Bey — Kurmay başkanı yardımcısı Kurmay Binbaşı Hüsrev Bey — Birinci şube müdürü Binbaşı Kemal Bey — Müfettişlik topçu kumandanı Dr. Albay İbrahim Bey — Ordu sıhhiye başkanı Dr. Binbaşı Refik Bey — Sıhhiye başkan yardımcısı Yüzbaşı Cevat Bey — Müfettişlik başyaveri Üsteğmen Muzaffer Bey — Müfettişlik ikinci yaveri Yüzbaşı Ali Şevket Bey — Müfettişlik emir subayı Üsteğmen Hayati Bey — Kurmay başkanı emir subayı Yüzbaşı Mümtaz Bey Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey Yüzbaşı Mustafa Bey — Karargâh komutanı Üsteğmen Abdullah Bey — İaşe subayı Birinci Sınıf Kâtip Faik Bey — Şifre kâtibi Dördüncü Sınıf Kâtip Memduh Bey — Şifre kâtibi yardımcısı Kurmay Albay Refet Bey — 3. Kolordu komutanı Üsteğmen Hikmet Bey — Refet Bey'in yaveri Samsun'a çıktıktan sonra yaşananlar 19 Mayıs'ta Samsun'a çıkan Atatürk görevlerinin gereklerini yerine getirmeye koyulmuş, bazı incelemelerde bulunmuştur. İncelemeler sonucunda: Rum çetelerin Müslüman halka saldırdığı Yerel yöneticilerin dış devletler tarafından kontrol edildiği Yöneticilerin olaylara hiçbir müdahalede bulunamadığı kanısına varmıştır. Bunun üzerine bazı yöneticileri görevden alarak yenisini atamış ve bölgede oluşan karışıklıklara yabancı askerlere aldırmaksızın doğrudan müdahale etmesini emretmiştir. Erzurum ve Ankara'da bulunan kolordular ile iletişim kuran Atatürk müfettişlik görevleri arasında yer alan "bölgede yer aldığı iddia edilen Türk direniş topluluklarının dağıtılması" görevini yerine getirmek bir kenara kendi eliyle ulusal direniş örgütleri kurulmasına önayak olmuştur. Önemi Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna giden yolun ilk durağı kabul edilen bu olay Türk tarihindeki dönüm noktalarından birisidir. Şark Meselesi adı altında yok edilmek istenen Türkler için 19 Mayıs 1919 günü millî bağımsızlığa, çağdaşlaşma ve demokratikleşmeye giden yolun ilk adımıdır. Bu gün Atatürk'ün çok önem verdiği bir gündür. Atatürk, cumhuriyet kurulduktan sonra 19 Mayıs'ın önemini bu günü "doğum günü" olarak kabul ederek göstermiştir. Ayrıca 19 Mayıs, 1938 yılından beri millî bayram olarak kutlanmaktadır. Ancak Atatürk "doğum günüm" dediği 19 Mayıs kutlamalarına sadece bir kez katılabilmiştir.
  9. Çinli tarihçilerin Mete’nin gençlik hayatı hakkında toplayabildikleri en önemli bilgi, bir komplo olayının hikayesinden oluşmaktadır. Hun Hükümdarı Teoman oğlu Mete’ye karşı düzenlediği komplo Çin yıllıklarında şöyle anlatılmaktadır:Teomanın’ın adı Mete (Batur veya Bagatır) olan büyük bir oğlu vardı. Daha sonra o, kendisine bir oğlan doğuran özellikle sevgili bir hanım aldı. Artık o, Mete’yi ortadan kaldırmak ve yerine küçük oğlunu koymak istiyordu. Bu yüzden o, Mete’yi Yüe-çilere rehin olarak gönderdi. Mete, Yüe-çilerin yanında rehin bulunduğu sırada, Teoman ansızın onlara saldırdı. Bu sebepten Yüe-çiler Mete’yi öldürmek istediler; halbuki o iyi bir at aldı ve memleketine kaçtı. Teoman, oğlunun kabiliyetini taktir etti ve idaresine on bin atlı (bir tümen=on bin askerden oluşan büyük bir birlik) verdi.Çin yıllığının verdiği bilgiyi bir daha gözden geçirir ve yorumlarsak, ortaya şöyle bir gerçek çıkmaktadır: Mete, Hun Hükümdarı Teoman’ın ilk eşinden, yani “ulu hatun”dan doğmuş büyük oğlu ve veliahtıdır. Teoman, ikinci bir eş almış ve ondan da bir oğlu olmuştur. Fakat Teoman, birdenbire Mete’den veliahtlık hakkını almak ve yerine ikinci eşinden olan oğlunu koymak istemiştir. Bunu da açıkça değil, bir komplo ile dolaylı olarak yapma yoluna gitmiştir. O halde Teoman’ın böyle birdenbire fikir değiştirmesinin ve bunu da dolaylı olarak yapmasının sebebi ne idi? Bunun tek bir sebebi vardır. O da ikinci eşinin Teoman üzerindeki etkisidir. Öyle anlaşıyor ki, Teoman’ın ikinci eşi büyük gayeleri olan son derece muhteris bir kadındı. O, kendi amacı doğrultusunda eşi Teoman’ın fikrini ve davranışını değiştirmiştir. Amacı ise, kendi oğlunu veliaht yapabilmekti. Fakat buna töre engel teşkil etmekteydi. Çünkü, eski Türk devletlerinde taht veraset hukuku ancak hükümdarın ilk eşinden doğan çocuklara tahta çıkma hakkı tanıyordu. Eğer, hükümdarın ilk eşinden doğan oğulları çok küçük yaşta, hasta veya malûl iseler, tahta hükümdarın diğer kardeşlerinden biri çıkmaktaydı. Bu duruma göre, tahtta bulunan hükümdarın birinci eşinden oğlunun ve hatta kardeşlerinin bulunmaması halinde ikinci eşinden doğan çocuğun tahta çıkma şansı olabilirdi. Durum böyle olmadığı halde, Teoman ikinci eşinin etkisiyle küçük oğlunu veliaht yapabilmek için Mete’yi feda etmek istemiştir. Fakat o, bunu açıkça yapamamıştır. Törenin, beylerin ve halkın baskısını kendi üzerinde hissetmiş olmalı ki, niyetini gizlemek zorunda kalmıştır. Zira, Teoman çok iyi biliyordu ki, oğlunun rehin bulunduğu kavme saldırmak, rehinenin ortadan kaldırılması demekti. Görüldüğü gibi, Teoman’ın kurduğu komplo amacına ulaşamamıştır; Mete tam zamanında kaçarak ölümden kurtulmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, Mete, babasının niyetini ve amacını daha önce sezmiş ve onun tercihine karşı gerekli tedbir almayı ihmal etmemiştir.Hatta bu hususta Mete’nin bazı Hun beylerinden yararlanmış olması da kuvvetle muhtemeldir. Gafil avlanmamasına bakılırsa, devletin merkezinde Mete’nin hesabına çalışan bazı beyler bulunmaktadır. Mete, büyük bir ihtimalle babasının Yüe-çilere saldırı haberini bu beylerden daha önce almış olmalıdır.”Mete’nin Yüe-çilerin elinden kaçıp kurtulmasından sonra, hem Teoman hem de Mete, ortada bir komplo yokmuş gibi davranmışlardır. Hatta Teoman, kurduğu komployu tamamen gizleyebilmek ve dikkatleri dağıtabilmek için oğlunun başarısına sevinmiş gözüküp, emrine bir tümen vererek onu ödüllendirmiştir. Teoman’ın böyle birdenbire tavır değişikliğinin altında yine törenin, beylerin ve halkın baskısı bulunmaktadır. Zira, eski Türk devletlerinde ve toplumunda hâkim ve geçerli olan tek güç, töre hükümleriydi. Türk devlet başkanlarının icraat ve faaliyetleri de tamamen töre hükümlerine dayanmaktaydı.Artık Mete, herkesin gözünde gerçek bir kahramandır. O, gösterdiği olağanüstü başarıyla sadece hayatını değil, devletin ve milletin itibarını da kurtarmıştır. Öte yandan, oğlunun bu başarısına karşı Teoman da ilgisiz kalamamıştır. Eğer Teoman, oğluna karşı eski tavrını sürdürseydi, beylerin ve halkın karşısında büyük prestij kaybederdi. Görüldüğü gibi, Teoman bunu göze alamamıştır.Teoman’ın kurduğu komplo başarıya ulaşmadığına göre Mete hâlâ Hun tahtının veliahtıdır. Hunlarda veliahtlar, hükümdarlık mevkiinden sonra gelen “sol bilge tiginliği”ne (tso hsien wang) tayin edilir ve idaresine de devletin doğu bölgesi verilirdi. Kaynakta belirtilmese de Mete’nin “sol bilge tiginliği”ne tayin edildiği muhakkaktır. Ancak Mete’nin bu göreve fiilen emrine bir tümen verildikten sonra başladığını kabul etmek daha doğru olur.
  10. Asya Hunları - Mete Dönemi - 2.Bölüm

    Mete'nin Yetiştiği Ortam Mete zamanına kadar olan, Hunlara ait tüm tarihi bilgilerin kaynağında Çin yıllıkları bulunmaktadır. Fakat Mete zamanında yükselişe geçen Hunların tarihi bilgilerinde ilk defa alışılmışların dışına çıkılarak Hun kaynaklarına başvurulmuştur. Mete'nin hayatı ve faaliyetlerine ait bilgiler Hun halkının ağzından derlenen bilgilerdir. Halk Mete'nin faaliyetlerini o kadar çok beğenmiş ve benimsemiş ki, Mete'nin hayatını ve faaliyetlerini destansı bir şekilde anlatmıştır. Bu yüzden destan ile tarihi olaylar birbirine karışmış ve bazı zamanlarda Mete hakkında efsanevi olaylar anlatılmıştır. Öte yandan kaynakların tek olması ve olağanüstü olayların anlatılması, gerçek olayların anlaşılmasını güçleştiriyor. Çin yıllıkları ile halk anlatımları arasındaki benzerlikler kullanılarak değerlendirilmiştir. Böylelikle Mete hakkında biraz daha gerçekçi bilgiler belirginleşmiştir. Mete'nin gençlik yaşlarına ait pek fazla bilgiler bulunmuyor ancak Mete'nin Çin imparatoriçesine göndermiş olduğu mektupta şu diyor:"Irmaklar ve göller arasında doğdum; geniş yaylalarda sığırlar ve atlar arasında büyüdüm; kendimi sık sık sınır boylarında buldum" bu ifadeden de anlaşılacağı gibi, Mete geniş yaylalar yaşayan, hayvancılıkla geçinen ve akıncılık yapan göçebe bir topluluğun çocuğuydu. Mete mektubunda özel adlar kullanmadan göller ve ırmaklardan bahsetsede, Onun tarif ettiği alan Göktür Devletinin merkezi olan Orhun nehri ve çevresi olması yüksek ihtimaldir. Burası zaten Hun ailesinin kışlık merkeziydi. Ancak Mete'nin hayatı atlar ve sığırlar arasında geçmesi onu, konar göçerlik(yaycılık) ve akıcılık faaliyetlerinin etki alanında bırakmıştır. Bu faaliyetler Mete'nin ufkunu genişletmiş, üstünlük ve hakimiyet duygusu kazandırmıştır. Mete'nin hayatının bu bölümünde sığır güttüğü düşünülmüyor. Onun uzun yaz dönemlerinde her Hun çocuğu gibi koyunların sırtına binip, gelinciklere, kuşlara, tilkilere ve tavşanlara ok atmak suretiyle atıcılık eğitimleri yaparak kendini geliştirdiği kesindir. Hatta Mete'nin silah kullanma becerisinin gelişmesi için bazı Hun beylerinin görevlendirildiği kuvvetle muhtemeldir. Bu beyler Mete'ye, at binmenin, kılıç kullanmanın ve ok atmatın bütün tekniklerini ve inceliklerini öğretmişlerdir. Bu nedenle Mete çocukluk yaşından kurtulur kurtulmaz Çin'e yapılan akınlara katılmaya başlamıştır. Hun Hükümdarı Teoman'ın Oğlu Mete'ye Kurduğu Komplo Buradan sonraki olaylar yukarıdaki linkte vermiş olduğum komplo yazısından sonra devam etmektedir. Teoman'ın oğlu Mete ile arasında geçen iktidar mücadelesi Hun hükümdarı Teoman'ın oğlu Mete'ye kurduğu komplo başarısız olunca, Mete'nin ustalığına ve zekasına hayran kalmış, olayı unutturmak ve aradaki küskünlüğü gidermek istemiştir. Ancak Mete babasının tersine olayı kapatma ve unutma derdinde değil, intikam alma derdine düşmüştür. Mete, babasının kendisini önce komşu bir kavme rehin olarak göndermesinin ve daha sonra bu kavme saldırmasının arkasında yatanları çok iyi anlamıştır. Mete'nin artık babasıyla bağları kopmuş, kaderleri ayrılmıştır. Yada babasıyla iktidar kavgası başlamıştır. Babası Mete'ye ilk hamlesini yapmış ve başarısız olmuş ve sıra şimdi ise Mete geçmiştir. Amacı zamanından önce babasından Hun tahtını almaktı. Artık Mete'nin hareketlerine yön veren duygu, iktidar ihtirasıdır. Bu olaylardan sonra Teoman hatasını unutturmak ve arayı düzeltmek için, Mete'nin emrine tümen vermiş, Mete ise bu tümeni babasına karşı bir darbe için hazırlamıştır. Mete'nin babasına yaptığı hazırlık ve darbe olayı Çin yıllıklarında şöyle anlatılmaktadır: Yukarıdaki metinde Mete’nin babasına karşı yaptığı bir devlet darbesi anlatılmaktadır. Görüldüğü gibi, Mete, darbeyi birdenbire başlatmamıştır. Olayların seyrine bakılacak olursa, o, önce ayrıntıları iyice düşünülmüş esaslı bir plân yapmıştır. Bu plâna göre, Mete tümenini sıkı ve katı bir eğitimden geçirmiştir. Burada hemen şu soru akla gelebilir. Mete’nin emrine verilmiş olan tümen eğitimli birlik değil miydi? Şüphesiz bu tümen eğitimli bir birlik idi. Fakat Mete, yapacağı iş için bu tümenin eğitimini yeterli ve uygun bulmamıştır. Ona göre, askerlerin duygu, düşünce ve davranışları arasında tam bir uyum ve birlik bulunmalıydı. Bu da ancak özel bir eğitimle sağlanabilirdi. Mete, özellikle bu eğitimle askerlerin duygu, düşünce ve davranışlarını tamamen kendi amacına göre değiştirmek istemiştir. Askerî eğitimde deha sahibi olan Mete, şunu çok iyi biliyordu ki, ancak benzer duygu ve düşünce taşıyanlar ile benzer davranış gösterenler, aynı gayede birleşebilirler. Diğer taraftan liderin ruhu ile emrindekilerin ruhu da tam bir uyum içinde olmalıdır. Eğer bu uyum sağlanmışsa, liderler için uzun sözlere, emirlere ve talimatlara gerek yoktur. Yapılacak işler için bir jest, bir bakış, bir işaret yeterlidir. Mete, işe, kendisi açısından bir hayli avantajlı bir şekilde başlamıştır. Görüldüğü üzere o, sadece Hun tahtının varisi bir tigin değil, aynı zamanda kendi hayatı ile birlikte devletinin ve milletinin itibarını kurtarmış bir kahramandır. Daha doğrusu o gücünü, kendi yeteneklerinden ve başarısından almaktadır. Çünkü Mete, silâh eğitiminde ve savaşlarda kullanılmak üzere hedefe giderken ıslık çıkaran bir ok icat etmiştir. O, hem gösterdiği kahramanlıkla hem de mucitliği ile üstünlüğünü ve yeteneğini göstererek, Hun halkını ve özellikle tümenini son derece etkilemiştir. Artık çevresi, Mete’ye üstün yetenekli bir lider gözüyle bakmaktadır. Mete’nin uyguladığı eğitimin temelini “emre itaat, anında karar vermek ve gösterilen hedefi vurmak” gibi bugün de geçerli ilkeler ve kurallar oluşturmaktadır.23 Öyle anlaşılıyor ki, Mete’nin bu eğitimden asıl maksadı, emrindekilere, savaşlarda tek başına görevini tam yapabilecek yeteneği ve alışkanlığı önceden kazandırmaktır. Fakat Mete, ortaya koyduğu ilkelere ve kurallara uyum sağlayamayanlar için son derece acımasız olmuştur. Halbuki, askerler daha işin başında yükümlülüklerini yerine getirmemenin neye mal olacağını çok iyi biliyorlardı. Zira Mete, eğitime başlamadan önce gösterdiği hedefi vurmayanların saf dışı edileceğini açıkça ilân etmiştir. Aksi durum zaten itaatsizlik ve disiplinsizlik anlamına gelecektir. Özellikle askerlik mesleği, diğer mesleklere göre daha fazla disiplin ve itaati gerektirmektedir. Bundan dolayı, Mete’nin, verdiği emri yerine getiremeyenleri, kararsız kalanları ve hedefi vuramayanları ağır bir ceza ile hemen saf dışı etmesini normal bir davranış olarak kabul etmek lâzımdır. Esâsen Mete, birliğini rakiplerine üstünlük yaratacak ilkelerle eğitmiştir. Onun anlayışına göre, birlikleri arasında korkaklara, zayıf iradelilere, yetersizlere ve yeteneksizlere asla yer olmamalıdır. Çünkü, Mete’nin planladığı işler, maddeten ve manen zayıf insanların yapacağı işler değildi. Hiç şüphesiz, bu insanlarla kaybedilenler, kazanılanlardan daha çok olacaktır. Üstelik bu insanlar, yapılacak işlerde başarısız olmakla kalmazlar, yetenekli insanlara da ayak bağı olurlar. Burada bir hüküm vermek gerekirse, Mete’nin bütün eylemleri, işte bu düşüncelerin damgasını taşımaktadır. Mete, emrindeki birliği eğitirken sadece katı kurallar koymakla kalmamış, bu kuralları birer birer uygulamıştır. Mete’nin harekete geçebilmesi için önünde bulunan en önemli mesele, güvendir. Bağlılığından emin olunmayan bir birliğe, şüphesiz güvenilemezdi. Onun, her şeyden önce birliği ile babası arasındaki hissî bağları koparması gerekiyordu. Çünkü, Mete, emrindeki birliği yabancı soydan bir düşmana karşı değil, kendi babasına karşı hazırlamaktadır. Bundan dolayı o, bağlılığından emin olmak için tümenini türlü sınavlardan geçirmiş ve başarısız olanları birliğinin saflarından hemen ayırmıştır. Bundan da anlaşılıyor ki, Mete’nin bu hareketinin özünü, birlikte hareket ve nefsinden fedâkârlık gibi iki temel unsur oluşturmaktadır. Böylece Mete, bütün enerjisini amacına adamış, inançlı, kararlı, sadık, hiçbir engel tanımayan demir iradeli ve disiplinli bir birlik meydana getirmiştir. Zira Mete’nin hareketlerine egemen olan düşünce daima üstün gelmektir. Mete, eğitim esnasında sadece emirler vermekle yetinmemiştir; verdiği emirleri daima ilk olarak bizzat kendisi uygulamıştır. O, bu davranışıyla kimsenin verdiği emir dışında kalmadığını, daha önemlisi kendisinin emrindekilerle eşit olduğunu göstermek istemiştir. İşte Türk komutanlarını tarihin her devrinde başarılı kılan ve zafere götüren bu özelliktir. Bu özelliği ile Mete, kendisinden sonra gelen bütün Türk komutanlarına örnek olmuştur.
  11. Asya Hunları Kimdir? Hunlar'dan önce Anadolu, Mezopotamya, Çin Hindistan'da Türklerin izine rastlanılsa da Türklüğün en eski çağlarına ait araştırmalar tamamlanamadığından yada kesin bir sonuca ulaşılamadığından, yazılı kaynaklara ve belgelere dayanan Türk tarihi Hunlar ile başlar. Ancak Sümerce gibi dil örneklerine bakıldığında bu medeniyeti yaratan kavimlerin Orta Asya kökenlerine ait sağlam deliller oluşturmaktadır. Hun devletinin ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinemese de tarih sahnesine teşkilatlı ve güçlü bir devlet yapısı ile çıkmışlardır. O dönemler Çin kendi çevresinin dışına çıkmayan devletti ve kendilerinden başka bir devlet tanımıyorlardı. Etrafındakileri barbar ve düşman olarak görüyordu. Çin kaynaklarında Hunlar ilk defa M.Ö 318 yılında çeşitli mücadelelere katılmasıyla görülür. Hunlar 4.yüzyılın sonlarından itibaren devletler arası ilişkilerde yerini almıştır. Bu güçlü bir Hun devleti olduğunu gösterir. Hun devletinin merkezi Ötüken ormanı idi. Ötüken, Orhun ve Selenga nehirlerinin kaynak havzasının bulunduğu yerdir. İsimleri Çin yazılı kaynaklarında "Hsiung-nu" şeklinde söylenmekteydi. Hsiung-nu sözcüğü "Topluluk, Halk, Kavim" anlamına gelen Türkçe "Kun veya Kün"(Hun) kelimesinin Çince söylenişiydi. Çince kaynaklardan Hsiung-nu olarak geçen bu devletin adı, Batı kaynaklarında "Hun" şeklinde yazılmıştır. Hun-Çin Mücadelesi ve Sonuçları Hunların ekonomisi hayvancılığa dayanıyordu. Tarımsal ve diğer ekonomik faaliyetler neredeyse yok denecek kadar azdı. Bu nedenle Hunların hayvancılık ile elde ettiği ürünler uzun süreli geçinmelerine yetmiyor, daha başka ürünlerle desteklenmesi gerekiyordu. Çin'de ise tam tersi söz konu idi. Tarım ürünleri bol ve çeşitli, ekonomileri geniş imkanlar sunmaktaydı. Bunu fark eden Hunlar gözünü Çin'e çevirdi. Yaşamaları ve geçinebilmeleri için, Çinlilerin birikmiş ve çeşidi bol mallarını, servetlerini ellerinden almak zorundaydılar. Sık sık Çin'e akınlar düzenleyerek, ekonomilerinin eksiğini kapatma yoluna gitmişlerdir. Üstelik Çin'in kolay bir av olması, Hunların akınlarını sıklaştırmıştır. Hunlar bununla da yetinmeyip; Çin'in verimli bölgelerini ele geçirip (Sarı nehir Havzası) Çin'in içlerine kadar ulaşmışlardır. Bu nedenle sonu gelmez bir Hun-Çin mücadelesi de başlamıştır. Mücadele gitgide şiddetlenip Çin'in en büyük meselesi olmuştur. Hun akınları Çin için adete bir yıkım olmuştur. Çin halkı muazzam zarar görüp; artık sınır bölgelerinde ziraat yapılamaz, ürün alınamaz hale gelmiştir. Çin halkı perişan olmuştur. Hatta yakınmaları ve feryatları şiirlere konu olup günümüze kadar ulaşmıştır. Bu ağıtların birin halk şöyle feryat ediyor: “Ne evimiz kaldı ve ne de yurdumuz. Bu, Hunlar (Hien-yün) yüzündendir. Hunlara ve böyle bir tehlikeye karşı niçin tedbir alınmadı.” Çin devlet adamlarının yetersizliği ve çaresizliği sonucunda Kuzey Çin'de Hun akınlarının ve yağmalarının yapılmadığı yer kalmamıştır. Kendinden başka devlet tanımayan ve kendi kabuğuna çekilen Çin, Kuzey Çin'i ele geçiren ve ekonomisini alt üst eden Hunları artık daha yakından tanımaya mecbur kalmıştır. Çin sonunda Hunların yapmış olduğu akınların düzensiz, dağınık kütleler tarafından yapılan rastgele akınlar olmadığını, tam tersine mükemmel bir teşkilat ve iyi eğitimli düzenli bir orduyla yapıldığını anlamıştır. Çin-Hun mücadelesi hem Çin hemde Türk tarihi açısından önemli gelişmelere yol açmıştır. Bunlardan şöyle bahsedebiliriz: Hun-Çin mücadelesinin etkisi en çok Çinlilerin dünya görüşü üzerinde olmuştur. Çünkü Çinliler, daha önce kendilerine benzemeyen ve kendilerinden olmayan kavimleri “barbar” saymışlar ve haklarında bilgi sahibi olmaya bile ihtiyaç duymayarak, hepsini aynı ad altında anmışlardır. Dış dünyaya açılan Çinlilerin dünya görüşleri de, esaslı bir şekilde değişmeye ve genişlemeye başlamıştır. Çinliler, Hun akınlarını durdurabilmek için büyük emek ve sermaye harcayarak, “Çin seddi” adıyla anılan dünyanın en büyük savunma sistemini meydana getirmişlerdir. Dünyanın hiçbir yerinde ve devletinde, savunma amacıyla yapılmış böylesine muazzam seddin bir benzeri ve örneği dahi bulunmamaktadır. Bu da, zamanın en güçlü, en mükemmel ve en süratli ordusunun Hunlar tarafından eğitilmiş olduğunu gösterir. Öte yandan, Çin seddi ile birlikte Çinliler arasında ilk defa devlet sınırı fikri doğmuş ve gelişmiştir. Ayrıca, bu surlar, Çinliler için hem güvenlik hem de ekonomik bakımdan çok büyük yararlar sağlamıştır. Çinliler, son derece muhafazakâr bir millet olmalarına rağmen, Hun akınlarını durdurabilmek ve Hunları sınırlarının ötesine atabilmek için tarihlerinde ilk defa ordularının giyim ve silahlarında köklü bir reform yapmışlardır. Çinli komutanlar, Hunlara karşı yaptıkları her seferin düzenli raporlarını yazmışlar ve bunları ilgili devlet görevlilerine teslim etmişlerdir. Çin devlet arşivinde toplanan bu resmî belgeler, daha sonra Çinli tarihçiler tarafından alınıp düzenlenmek suretiyle Çin Yıllıkları meydana getirilmiştir. Bu yıllıklar, hem Hun hem de Çin tarihi bakımından son derece önemlidirler. Zira, Hunlardan bize kendi dillerinde yazılı belge kalmamıştır. Biz bugün, Hun tarihinin önemli bir kısmını Çin Yıllıkları vasıtasıyla öğrenebilmekteyiz. Daha sonraları Çin köklü değişimler yaparak düşmanını detaylıca inceledi. Yavaş savaş araçlarını kaldırıp Hunlar gibi hızlı ve seri atlı birlikleri kurdular. Daha sonrasında geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olan Çin, giydikleri bol ihrama benzer elbiseleri kaldırıp bunun yerine Hunlar gibi pantolon, çizme ve börk gibi elbiseler giydi. Savaş aletlerini dahi Hunlardan kopyaladılar. Hunlar gibi savaş tekniklerini ilerletip, disiplinli ve düzenli bir ordu kurdular. Bir nevi düşmanlarıyla aynı taktikte savaşıp onları taklit ettiler. Uyguladıkları değişimler etkisini gösterdi ve Hun orduları artık sınır boylarında durdurulmaya başlandı. Hatta Hunlar, Çin sınırlarının ötesine geri püskürtüldü. Kuzey Çin sınırlarını kaybeden Hunların en verimli otlakları da elden çıkmasıyla ekonomisi ciddi bir şekilde sarsıldı. Bundan daha kötüsü ise Hunlar açlık tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar. Hun Hanedanın Sarsan İç Kriz M.Ö 210 yılında Çin İmparatorunun ölümü üzerine ülkede bir karışıklık başladı. Teoman ise tarihin önüne çıkardığı bu fırsatı kullanarak, Çin Kuzey'indeki kaybettiği eski otlakları ve sınır boylarını almayı başardı. Çin'in içlerine doğru yaptığı doğru akınlarla ekonomisini de düzeltmiş oldu. Fakat her şey iyiye giderken Hunlar da bir karışıklık ile sarsıldı. Bu karışıklık Teoman ile oğlu Mete arasında olmuştur. Bu anlaşmazlığın sebebi, Teoman oğlu Mete'nin veliahtlık yetkilerini alarak, onun yerine diğer karısından olan başka bir oğlunu yerine getirmek istemesidir. Bunun üzerine Mete darbe ile babasını bertaraf edip, Hun Hükümdarı olmuştur. Bu konuyla ilgili yazıyı okumak için: Hun Hükümdarı Teoman'ın oğlu Mete'ye kurduğu komplo. Bu olay, hiç şüphesiz Türk devlet geleneğinde büyük bir inkılaptır. Burada hemen belirtelim ki, Mete’nin hareketi bu inkılapla sınırlı kalmamıştır. O, uzun saltanatı boyunca Türk tarihinin en esaslı ve en kalıcı faaliyetlerini gerçekleştirmiştir. Kanaatimizce, Türk tarihine kalıcı damgasını vuran, etkilerini geniş bir mekan ve uzun bir zaman içinde devam ettirebilen bu dönemin yeniden ele alınması ve Çin yıllıklarının sağladığı destani nitelikteki bilgilerin yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Asya Hunları - Mete Dönemi - 2.Bölüm
  12. Halkımıza hizmetkar olmaya geldik :) Ya Allaah Bismillah :D 

Tarih Fili Hakkında

Tarih Fili, tarihsel konularda doğru bilgi ve fikir paylaşımı amaçlayan sosyal bir forumdur. Hem eğlenerek ve sohbet ederek tarih bilgisini ilerletmeyi hemde yanlış bilinenleri düzeltmeyi amaçlamaktadır. Kulaktan dolma tarihi bilgileri değil; kaynak göstererek, belge veya resimli açıklamaya çalışır. Forum içerisinde ziyaretçilerde yorumda bulunur. Bu yüzden yazılanlardan tarihfili.com sorumlu tutulamaz.

×